Fizik Bilim Düşünme Prensipleri 1
- Ali Can Akgüney
- 3 Nis
- 6 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 4 Nis
Fizik, salt doğa olaylarını formüllere indirgeyen bir disiplin değil; insanlığın evrendeki yerini, varlığın ontolojik zeminini ve gerçekliğin doğasını anlama çabasının en köklü tezahürüdür. İnsanlık tarihinin zihinsel evrimi, fiziksel gerçekliğin nasıl algılandığıyla paralel bir seyir izler. Bu serüven, doğa olaylarının tanrıların kaprislerine bağlandığı mitolojik dönemden başlayıp, aklın (logos) rehberliğinde rasyonel yasalara, oradan da moderniteyi inşa eden deterministik makine evrenine ve nihayetinde kendi yarattığı kesinliği yerle bir eden postmodern kuantum ve görelilik çağına kadar uzanır.
Bu uzun soluklu yürüyüş, bilimsel devrimlerin, mühendislik harikalarının ve felsefi kırılmaların iç içe geçtiği üç ana döneme ayrılarak incelenebilir.

I. Bölüm: Aristo Fiziği, Mitos’tan Akla (Logos) Geçiş
Aristoteles, antik Yunan felsefesinin en etkili düşünürlerinden biri olarak, fizik anlayışını doğanın temel prensipleri üzerine inşa etmiştir. Onun fiziksel teorileri, hareket, neden-sonuç ilişkileri ve varlıkların doğası gibi konuları kapsamaktadır. Bu anlayış, onun doğayı gözlemleme ve açıklama yöntemleriyle birleşerek, bilimsel düşüncenin temellerini atmış ve sonraki yüzyıllar boyunca etkili olmuştur. Aristoteles'in fiziksel görüşleri, hem felsefi hem de bilimsel tartışmalara yön vermiş, Orta Çağ'dan Rönesans'a kadar birçok düşünür üzerinde derin izler bırakmıştır.

Aristotle’un kozmogoni anlayışına göre evren, Dünya merkezli (jeosantrik) bir yapıya sahiptir ve Dünya evrenin hareketsiz merkezi olarak kabul edilir. Bu modele göre Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter ve Satürn gibi göksel cisimler Dünya’nın etrafında mükemmel ve değişmez kabul edilen dairesel hareketlerle dolanır. Gökyüzündeki bu düzen, göksel bölgenin kusursuz ve değişmeyen bir doğaya sahip olduğu düşüncesiyle açıklanmış; Ay ve diğer gezegenlerin, eş merkezli kürelerden oluşan bir sistem içinde taşındığı varsayılmıştır.

Aristotle’un doğa anlayışında, kendisinden önceki düşünürlerin evrenin tek bir temel maddeden (arkhe) oluştuğu görüşü yerine, elementler kuramı merkeze alınmıştır. Bu kurama göre evren iki ana bölgeye ayrılır: Ay altı (yeryüzü) bölgesi ve Ay üstü (göksel) bölge. Ay altı dünyada tüm maddeler dört temel elementten—toprak, su, hava ve ateş—oluşur; bu elementler sıcak–soğuk ve kuru–ıslak gibi temel niteliklerin farklı birleşimleriyle birbirine dönüşebilir ve bu nedenle bu bölge sürekli değişim içindedir. Buna karşılık Ay üstü bölge, değişmeyen ve kusursuz kabul edilen beşinci element olan eter (esir)den oluşur ve göksel cisimlerin hareketi bu değişmez yapıyla açıklanır. Bu ayrım, Aristo evreninde yeryüzü ile gökyüzünün farklı fiziksel ilkelere bağlı olduğu düşüncesinin temelini oluşturmuştur.

Fizik, doğadaki hareketin ve değişimin nedenlerini araştırarak evreni amaç ve neden ilişkileriyle açıklamaya çalışırken; Metafizik, varlığın en temel ilkelerini, “var olan nedir?” sorusu üzerinden sorgular ve bilginin nihai temellerini araştırır. Organon ise Aristoteles’in mantık eserlerini bir araya getiren külliyat olarak, doğru düşünmenin ve sağlam akıl yürütmenin yöntemlerini ortaya koyar. Bu üç eser birlikte düşünüldüğünde, yalnızca antik çağın doğa anlayışını değil, aynı zamanda bilimin nasıl sistemli bir düşünceye dönüştüğünü de gösterir; modern fiziğe giden yolun ilk kavramsal taşlarını anlamak isteyenler için güçlü bir entelektüel zemin sunar
II. Bölüm: Aristo Mekaniği, Çelişkiden Totolojiye
Aristotle mekaniği, doğadaki hareketi açıklamaya yönelik ilk sistematik çabalardan biri olarak kabul edilir. Bu yaklaşımda evren, belirli bir düzen ve amaç doğrultusunda işleyen bir bütün olarak düşünülmüş; hareket ise cisimlerin doğalarına uygun olarak gerçekleşen bir süreç şeklinde yorumlanmıştır. Aristo mekaniğindeki en kritik düşünce zaman kavramındır. Aristoya göre zaman sonsuz ve aynı(metrik) bir olgudur. Aristo evreninde zaman, kendi başına değişken bir büyüklükten ziyade, hareketin düzenli bir ölçüsü olarak görülmüş ve eşit aralıklı, homojen bir yapı sergilediği varsayılmıştır. Bu anlayış çerçevesinde hız, zamandan bağımsız bir nicelik gibi ele alınmış; daha çok alınan mesafeyle ilişkili bir büyüklük olarak düşünülmüştür. Ayrıca Aristo mekaniğinde kuvvet kavramı, modern anlamından farklı olarak, cismin hızını belirleyen temel etken şeklinde yorumlanmış; yani bir cismin hızı arttıkça ona etki eden kuvvetin de artacağı kabul edilmiştir. Bu nedenle hareketin devamı için kuvvetin sürekli uygulanması gerektiği düşüncesi, Aristo mekaniğinin temel varsayımlarından biri olmuştur.

Aristo fiziği büyük ölçüde gündelik gözlemler ve sezgisel çıkarımlar üzerine kurulmuştur. Bu yönüyle, günlük deneyimlerle uyumlu görünen pek çok açıklama sunmuş; örneğin ağır cisimlerin daha hızlı düşeceği düşüncesi, ilk bakışta sezgisel olarak doğru kabul edilmiştir. Ancak bu sezgisel yaklaşım, bazı mantıksal sorunları da beraberinde getirmiştir. Bunların en dikkat çekici örneklerinden biri, Zeno of Elea tarafından ortaya atılan Zenon paradokslarıdır. Bu paradokslardan en bilinenlerinden biri olan Aşil ve Kaplumbağa Paradoksu, hızlı koşucu Aşil’in kendisinden daha yavaş olan bir kaplumbağayı asla yakalayamayacağını öne sürer. Çünkü Aşil kaplumbağanın bulunduğu noktaya ulaştığında, kaplumbağa az da olsa ileri gitmiş olacaktır; bu süreç sonsuza kadar devam edeceğinden, teorik olarak yakalama gerçekleşemez gibi görünür. Bu sonuç, gündelik deneyimle açıkça çeliştiği için, Aristo fiziğinin sezgisel temellerinin sınırlarını ortaya koyan önemli bir düşünsel problem olarak değerlendirilmiştir.

Aristo mekaniği uzun yüzyıllar boyunca etkili olmuş olsa da, özellikle hareketin nicel olarak incelenmesi gerektiğinde bazı temel yetersizlikler göstermiştir. Bu sistemde kuvvetin hızla doğru orantılı olduğu kabul edilmiş, ancak hareket sırasında ortaya çıkan sürtünme gibi direnç kuvvetleri yeterince hesaba katılmamıştır. Ayrıca ağır cisimlerin hafif cisimlerden daha hızlı düşeceği görüşü de deneysel olarak doğrulanmamıştır. Bu sorunlar, özellikle Galileo Galilei’nin yaptığı deneylerle açık biçimde ortaya konmuştur. Galileo’nun düşme hareketine ilişkin çalışmaları, farklı kütlelere sahip cisimlerin hava direnci ihmal edildiğinde aynı ivmeyle düştüğünü göstermiştir. Daha sonra Isaac Newton tarafından geliştirilen hareket yasaları, kuvvetin hızla değil ivmeyle ilişkili olduğunu ortaya koyarak Aristo mekaniğinin temel varsayımlarını köklü biçimde değiştirmiştir. Öte yandan Zenon paradoksları gibi süreklilik problemleri, matematikte limit kavramı ve diferansiyel hesap yöntemlerinin geliştirilmesiyle çözüme kavuşturulmuş; bu gelişmeler modern fiziğin matematiksel temellerinin oluşmasına önemli katkılar sağlamıştır.

Aristoteles geometrisi hocası Platon'dan bir devam niteliğindedir. Aristo'nun evren modeli, temelini Platon'un mükemmel beş katı cisminden alıyordu. Bu düşünce sisteminde evren; gezegenlerin ve yıldızların kendi hiyerarşik mertebelerine göre konumlandırıldığı, eş merkezli cisimlerden oluşan kusursuz bir geometriye sahipti. Ancak gökyüzü gözlemleri bu idealize edilmiş yapıyla çelişiyordu; bazı gezegenler kendilerinden beklenen bu mükemmel yörünge hareketini tamamlayamıyor ve zaman zaman geride kalarak teoriden belirgin sapmalar gösteriyordu.

Yaşanan bu sapmaları ve gözlemsel tutarsızlıkları açıklamak isteyen Batlamyus , mevcut evren modelini terk etmek yerine hatalı hipotezleri yamamaya çalıştılar ve epicycle hareketi'ni öne sürdüler. Temelde "merkezi çembersel olan dairesel hareket" olarak tanımlanan bu sistem, bir M1 referans merkezi etrafında dönen ve yörünge hızları arasında V2\V3 bağıntısı bulunan karmaşık döngülerle gezegenlerin geride kalma durumunu matematiksel olarak izah etmeyi amaçlıyordu. Ne var ki, aksayan sistemi ayakta tutmak için yapılan tüm bu çabalar işe yaramadı ve nihayetinde üzerinde çalışılan bu modelin tamamen yanlış olduğu ortaya çıktı. Cevap çok daha basitti, güneş merkezli sistem

Bilimin en eski spekülatif teorilerinden biri olan Aristo fiziği, yaklaşık iki bin yıl boyunca bilim dünyasında sarsılmaz bir hakimiyet kurmuştur. Ancak Copernicus, Tycho Brahe, Galileo, Descartes ve Newton gibi bilim insanlarının devrim niteliğindeki çalışmaları sayesinde bu durum değişmiş; Aristo'nun teorilerinin hem doğruluktan uzak hem de uygulanamaz olduğu genel bir kabul görmüştür. Bilimsel camiadaki bu büyük uyanışa rağmen, yerleşmiş skolastik düşünce yapısının bir sonucu olarak üniversiteler müfredatlarını hemen değiştirmemiş ve Aristo'nun fikirleri 17. yüzyıla kadar eğitim kurumlarında varlığını inatla sürdürmüştür.
Aristo'nun Avrupa'daki sarsılmaz sanılan teorilerine en ikna edici darbe ise Galileo'nun yaptığı astronomik gözlemlerle gelmiştir. Galileo, kullandığı teleskopla Ay'ın o döneme kadar inanıldığı gibi kusursuz ve pürüzsüz bir küre olmadığını; aksine yüzeyinde dağlar ve kraterler barındırdığını kanıtlamıştır. Buna ek olarak Galileo, Jüpiter üzerine yaptığı incelemelerde bu gezegenin Dünya'nın değil Güneş'in etrafında döndüğünü fark etmiş ve ayrıca Jüpiter'in yörüngesinde dolanan, "Galileo uyduları" olarak adlandırılan küçük ay benzeri gök cisimlerini keşfederek dönemin kabul gören evren modelini kesin bir dille çürütmüştür.

Günümüzde birçok modern bilim insanı Aristoteles fiziğini bilimsel bir gerçeklikten ziyade felsefi bir spekülasyon olarak değerlendirse de, onun bilim tarihindeki kurucu rolü göz ardı edilemez. İnsan düşüncesini sistemli bir şekilde kategorize ederek bilimsel yaklaşımın tohumlarını atan Aristoteles olmasaydı, bugünün modern fiziğinin ulaştığı noktaya gelmemiz muhtemelen imkânsız olurdu. Tıpkı günümüzün kesin kabul edilen bilimsel doğrularının gelecekte birer spekülasyon olarak anılma ihtimali olduğu gibi, Aristo'nun fikirleri de bilimin evrimsel sürecinin doğal bir parçasıdır. En nihayetinde bu erken dönem düşünceler, günümüzde geçersiz görünse bile, fiziğin her geçen gün "doğruya yakınsamasına" ve modern bilimin daha yüksek hassasiyette teoriler inşa etmesine olanak tanıyan o sancılı ama zorunlu temeli atmıştır.
III Bölüm: Paradigma Değişimi ve Aristo'dan Newton'a
Aristo ve Newton fiziğinde ışığın doğası, bilim tarihindeki derin paradigma değişimini gözler önüne seren birbirine taban tabana zıt iki farklı yaklaşım sunar. Aristo fiziğinde ışık maddi bir varlık veya uzayda hareket eden bir madde değil; hava, su veya esîr (aether) gibi saydam bir ortamın, ışıldayan bir kaynağın mevcudiyetinde anında büründüğü aktif bir "durum" veya niteliktir; bu nedenle Aristo'ya göre ışığın bir hızı yoktur ve ortamın her yerinde anlık olarak var olur. Buna karşılık Newton, kendi kurduğu mekanik evren modeline uygun olarak ışığın "korpüskül" (parçacık) teorisini öne sürmüştür; ona göre ışık, parlak cisimlerden fırlatılan, düz bir çizgi boyunca inanılmaz derecede yüksek bir hızla hareket eden, son derece küçük maddi parçacıklardan oluşan fiziksel bir akıştır. Özetle, Aristo ışığı çevresel ortamın niteliksel, anlık ve maddesel olmayan bir hali olarak tanımlarken, Newton onu boşlukta temel mekanik yasalara ve yansıma/kırılma prensiplerine tabi olarak ilerleyen niceliksel bir parçacık hareketi şeklinde kavramsallaştırmıştır.
Bilim tarihinde dönüm noktası olarak kabul edilen bu paradigma değişimi, Aristo fiziğinin yerini Galileo'nun öncülük ettiği ve Newton'un sistemleştirdiği çok daha isabetli açıklamalara bırakmasıyla gerçekleşmiştir. Newton fiziğinin yükselişiyle birlikte insanlık, evrenin işleyişini daha iyi kavrayarak doğa üzerinde daha önce görülmemiş bir hakimiyet kurduğu yeni bir aşamaya geçmiştir. Yaklaşık 300 yıl boyunca bilim dünyasına yön veren bu güçlü anlayış, en nihayetinde döngüsünü tamamlayarak kaçınılmaz olarak başka bir paradigma değişimine zemin hazırlamıştır. Ancak birbirini izleyen tüm bu devrimsel dönüşümler, insanın hem kendi tabiatını daha derinlemesine anlamasına hem de doğayı eskisinden çok daha fazla kontrol edebildiği inancını pekiştirmesine olanak tanımıştır.


Yorumlar