Fizik Bilim Düşünme Prensipleri 2
- Ali Can Akgüney
- 7 Nis
- 5 dakikada okunur
13. yüzyıldan 17. yüzyıla uzanan dönem, bilim tarihinde düşüncenin yavaş fakat köklü bir dönüşüm geçirdiği bir çağdır. Bu süreçte, Orta Çağ’ın otoriteye dayalı bilgi anlayışı yerini giderek gözleme, ölçüme ve deneye dayanan yeni bir bilim anlayışına bırakmıştır. 13. yüzyılda Roger Bacon’ın deneyin önemini vurgulamasıyla başlayan bu değişim, 15. ve 16. yüzyıllarda Nicolaus Copernicus’un Güneş merkezli evren modeliyle ivme kazanmış, Tycho Brahe’nin hassas gözlemleri ve Johannes Kepler’in gezegen hareketlerine ilişkin matematiksel yasalarıyla derinleşmiştir. Aynı dönemde Galileo Galilei, deneysel yöntemi fiziğin merkezine yerleştirerek doğa olaylarının matematiksel ifadelerle açıklanabileceğini göstermiştir. Tüm bu birikimlerin sonucunda 17. yüzyılda sahneye çıkan Isaac Newton, hareket ve kuvvet yasalarını ortaya koyarak yalnızca bir bilim insanı değil, aynı zamanda modern bilimin kurucu figürlerinden biri haline gelmiştir. Newton’un çalışmaları, doğanın düzenli yasalarla yönetildiği fikrini güçlendirmiş ve bilimsel düşüncenin kesinlik arayışında yeni bir dönemin kapılarını aralamıştır.

Newton’un ortaya çıktığı 17. yüzyıl, yalnızca bireysel bir dehanın ürünü değil, yüzyıllar boyunca biriken gözlem, deney ve matematiksel düşüncenin olgunlaştığı bir bilimsel atmosferin sonucuydu. Özellikle Galileo Galilei’nin hareketi deneylerle incelemesi ve doğa yasalarının matematikle ifade edilebileceğini göstermesi ile Johannes Kepler’in gezegen hareketlerini matematiksel yasalar hâline getirmesi, doğanın düzenli ve hesaplanabilir olduğu fikrini güçlendirmişti. Ancak bu dönemde hâlâ çözülememiş temel sorular vardı: Yeryüzündeki cisimlerin düşmesi ile gökyüzündeki gezegenlerin hareketleri aynı yasalarla mı açıklanabilirdi? Hareketin nedeni neydi ve bir cismi hareket halinde tutan şey neydi? Bu soruların ortak bir çerçevede yanıtlanması ihtiyacı, bilimsel düşüncenin yeni bir senteze ulaşmasını zorunlu kılmıştır. İşte bu noktada Isaac Newton, hareket yasaları ve evrensel kütle çekim ilkesi ile gökler ile yer arasındaki ayrımı ortadan kaldırarak doğa olaylarını tek bir matematiksel düzen içinde açıklamayı başarmış; böylece yalnızca belirli problemlere çözüm getirmekle kalmamış, aynı zamanda modern bilimin temelini oluşturan evrensel yasa anlayışını kalıcı biçimde yerleştirmiştir.

I.Bölüm: Newton Fiziği ve Doğadan Formüle
Isaac Newton gibi bilim insanları, Aristotle’un sezgisel ve nitel açıklamalara dayanan doğa anlayışının yerine matematiksel ve ölçülebilir bir düşünme prensibi yerleştirmişlerdir. Bu yeni yaklaşımda doğa, Aristotelesçi anlamda amaçlara göre işleyen sezgisel bir düzen değil, kesin yasalarla işleyen belirlenimci bir sistem olarak görülmeye başlanmıştır. Zaman, sonsuz bir akış içinde değişken bir kavram olarak değil, tüm evrende aynı şekilde işleyen mutlak bir büyüklük olarak kabul edilmiş; mekân ise olayların gerçekleştiği sabit bir sahne olarak düşünülmüştür. Aynı çerçevede ışık, gözlemcinin durumuna bağlı bir olgu olarak değil, sonsuz hızla yayılan bağımsız bir fiziksel fenomen olarak ele alınmıştır. Böylece doğayı anlamanın yolu, sezgisel yorumlardan değil, doğadan elde edilen ölçümlerin matematiksel formüllere dönüştürülmesinden geçer hâle gelmiş; Newton fiziği, doğayı gözlemden matematiksel yasaya uzanan sistematik bir düşünme biçimi olarak bilim tarihindeki yerini almıştır.

Newton'un üç temel yasası şunlardır:
Yasa: Eylemsizlik: Bir cisme etki eden net (toplam) kuvvet sıfır ise, cisim mevcut hareket durumunu korur. Yani duruyorsa durmaya devam eder, hareket ediyorsa sabit hızla doğrusal hareketini sürdürür.
Yasa: Dinamiğin Temel Yasası: Bir cisme dışarıdan net bir kuvvet etki ettiğinde, bu kuvvet cismin kütlesiyle ivmesinin çarpımına eşittir. Başka bir deyişle, kuvvet cisimde bir ivme (hızlanma veya yavaşlama) yaratır.
Yasa: Etki - Tepki: Doğadaki her etki kuvvetine karşılık, onunla aynı büyüklükte fakat zıt yönde bir tepki kuvveti vardır. Kuvvetler doğada daima çiftler halinde bulunur.
Isaac Newton’un hareketin üç temel yasası olarak bilinen eylemsizlik, dinamiğin temel yasası ve etki–tepki ilkeleri, bir anda ortaya çıkmış düşünceler değil, kendisinden önceki bilim insanlarının çözmeye çalıştığı problemler üzerine inşa edilen uzun bir düşünsel sürecin ürünüdür. Özellikle Galileo Galilei, eğik düzlem deneyleriyle bir cismin hareketini sürdürebilmesi için sürekli bir kuvvetin gerekli olmadığını göstererek eylemsizlik düşüncesinin temellerini atmış ve Aristotelesçi “hareket için sürekli etki gerekir” anlayışına karşı güçlü bir alternatif sunmuştur. Aynı dönemde René Descartes, hareketin korunumu fikrini ortaya atarak doğadaki hareketlerin nicel olarak ifade edilebileceğini savunmuş; Christiaan Huygens ise çarpışmalar ve merkezcil hareket üzerine yaptığı çalışmalarla kuvvet ve hareket arasındaki ilişkiyi anlamaya yönelik önemli katkılar sağlamıştır. Bu çalışmaların temel hedefi, cisimlerin neden hızlandığı, neden yön değiştirdiği ve çarpışma anında nasıl davrandığı gibi problemleri ortak bir çerçevede açıklamaktı. Newton, bu birikimi matematiksel bir düzen içinde birleştirerek birinci yasada kuvvetsiz bir ortamda hareketin korunacağını ifade etmiş, ikinci yasada kuvvet ile hareket değişimi arasındaki nicel ilişkiyi ortaya koymuş ve üçüncü yasada doğadaki etkileşimlerin karşılıklı olduğunu göstererek çarpışma ve etkileşim problemlerine genel bir çözüm sunmuştur. Böylece hareket yasaları, yalnızca tek tek olayları açıklayan kurallar olmaktan çıkıp, doğadaki tüm mekanik süreçleri aynı matematiksel ilkeler altında birleştiren evrensel bir çerçeve hâline gelmiştir.

Newton’a göre, kütleye sahip her cisim, büyüklüğü kütleleriyle doğru orantılı ve aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olan bir kuvvetle birbirini çeker. Bu yasa, yalnızca bir cismin yere düşmesini değil, aynı zamanda Ay’ın Dünya etrafındaki hareketini ve gezegenlerin Güneş çevresindeki yörüngelerini de aynı ilke ile açıklayarak gökyüzü ile yeryüzü arasındaki ayrımı ortadan kaldırmıştır. Böylece doğa olaylarının farklı alanlarda ayrı kurallarla değil, evrensel ve matematiksel olarak ifade edilebilir tek bir düzen içinde gerçekleştiği fikri güçlenmiş; evrensel çekim yasası, modern fiziğin doğayı bütüncül biçimde açıklama çabasının en güçlü örneklerinden biri hâline gelmiştir.
II.Bölüm: Klasik Mekanik ve Formüllerden Doğaya
Klasik mekanik, yalnızca Newton’un hareket yasalarından ibaret değildir; daha karmaşık fiziksel sistemleri modellememizi sağlayan Lagrange ve Hamilton mekaniği gibi gelişmiş matematiksel formülasyonları da içerir. Bu bağlamda fizikteki en önemli kavramlardan biri Faz Uzayı'dır. Faz uzayı, fiziksel bir sistemin alabileceği tüm olası durumların (genellikle konum ve momentum değerlerinin) temsil edildiği çok boyutlu, soyut bir koordinat sistemidir ve klasik fiziğin ileri düzey çalışma sahasıdır.
Fiziksel olayların zaman içindeki değişimini bu uzayda modelleyebilmek için Newton ve Leibniz tarafından bağımsız olarak Kalkülüs (diferansiyel ve integral) icat edilmiştir. (Newton, bu değişimleri (türevleri) denklemlerde göstermek için matematikte "nokta notasyonu" adı verilen yazım dilini geliştirmiştir).

Klasik fiziğin altın çağında, doğanın işleyişinde kusursuz bir belirlenimcilik (determinizm) olduğuna inanılırdı. Hatta evrendeki tüm parçacıkların anlık konum ve momentumunu kusursuzca bilebilen ve hesaplayabilen üstün bir zeka için, geçmişin ve geleceğin hiçbir sır taşımayacağı, her şeyin hesaplanabilir olacağı düşünülmüştür. Bu meşhur felsefi düşünce deneyine Laplace'ın Şeytanı denir. Ancak günümüzde biliyoruz ki, teknolojimiz ne kadar gelişirse gelişsin bu mutlak öngörülebilirlik imkansızdır.

Klasik mekanik yaklaşımına göre, bir sistemin başlangıç koşulları (konum ve hız) tam olarak bilindiğinde gelecekteki durumu kesin olarak hesaplanabilir; bu yaklaşıma determinizm (belirlenimcilik) denir. Newton denklemleriyle kurulan bu matematiksel altyapı, çok yüksek doğrulukla sonuçlar vermiş ve insanlığı 300 yıl boyunca muazzam bir şekilde ilerletmiştir
III. Bölüm: Klasik Optik ve Karanlıktan Aydınlığa
Klasik optik tarihi, Christiaan Huygens ile Isaac Newton arasındaki ünlü 'ışığın doğası' tartışmasıyla şekillenir. Newton, ışığın saniyede devasa hızlarla ilerleyen küçük parçacıklardan (korpüskül) oluştuğunu savunurken; Huygens ışığın bir dalga hareketi olduğunu iddia etmiştir. Newton'un o dönem bilim dünyasındaki sarsılmaz otoritesi nedeniyle, parçacık modeli yaklaşık bir asır boyunca tartışmasız kabul görmüş ve Huygens'in dalga teorisi gölgede kalmıştır.

Ancak 19. yüzyılda önce Thomas Young'ın Çift Yarık Deneyi, ardından James Clerk Maxwell'in elektromanyetizma teorisi, ışığın dalga doğasına sahip olduğunu kesin olarak kanıtlayarak Newton'un klasik optiğini tahtından indirmiştir. Bilim serüveni burada da durmamış; 20. yüzyılın başlarında Max Planck ve Albert Einstein (fotoelektrik etki keşfiyle), ışığın enerjisinin sürekli bir dalga gibi değil, "foton" adı verilen kesikli enerji paketleri (kuantum) halinde taşındığını göstermiştir. Bu keşifler, Newton'un klasik parçacıklarına bir 'geri dönüş' değil; ışığın bazı durumlarda dalga, bazı durumlarda ise parçacık gibi davrandığını kanıtlayan Dalga-Parçacık İkiliği (Dualite) ilkesinin ve yepyeni bir alan olan Kuantum Fiziği'nin doğuşudur.


Yorumlar